HAYAT BİTTİ…

•Temmuz 5, 2008 • Yorum Yapın

eh…

 

bir  hayat  bırakmadın  ki  bende…

hayat bitti

hayat bitti

 

ve  işte..

 

hayat  bitti….

ağlamazdım…

•Ocak 6, 2008 • 2 Yorum

gozyasi-14.jpg

ben hiç ağlamamıştım…

çoçukken bile…

ama…

ama…

bitti dediğinde dayanamadım…

ağladım…

ve yine ağlıyorum…

•Ocak 6, 2008 • Yorum Yapın

gozyasi-5.jpg

ağlama…

geçer bunlar…

yaşamak…

•Ocak 5, 2008 • Yorum Yapın

glrg0.jpg
Ne güzel dir yaşamak.Hele birde gayen varsa işte budur diyebiliyorsun.İnsanın gayesi hedefleri olmalı ve kaçmılayan bir dostu.Bu yol uzundur menzili çoktur derin suları vardır dediler.Yol denir hayata.Doğum ile başlanıp nerede nasıl biteceğini bilmediğimiz ölümle noktalı virgül ile ayrılıyor ruh ve beden.Ruhun özgürlüğün ölçüsü dünya hayatını ölcüsünde bedenin toprak oluşuda…
Kabullenmek bu gerçek ile yaşamak…
Durup düşünüyorum kare kare yaşadığım tanık olduğum anlar gelip geçiyor gözümden zihnimde canlanıyor.Hep birşey varmış beni ite kalka yol almama sevk eden.Pes etmeme izin vermemiş.” Özlem-Hasret” imiş bu… Tek gayem kavuşmak mış O na. Kabullenmek güç oluyor yara izlerini ,iyileşmesini beklemeden bütünleşmek mantıklı olanmış.Zaman hep zamana takıyorum ama…
Daha kaç bahar geçer kaç kış güz serinliği yaz sıcağı…Güllerin tomurcuk hallerini izledim her baharda yaprak yaprak acılısını.Hepsinde ayrı sızılar ayrı sevinçler sardı benliğimi yaralarım kanadı her ruh halimde…

Yağmur Yağıyordu

•Ocak 5, 2008 • Yorum Yapın

sevgi1.jpg

Odanın kapısı çarpıyordu. Kalktı. Gözlerinde bıkmışlığın sönük bakışları. Kapıya yöneldi. Hızlı ve asice kapıya bir tekme attı. Kapı hızla çarptı ve geri döndü. Kapının kolunu yakaladı. İçindeki kırıp dökme isteğinin yoğunluğunda, yavaşça ve sabırla kapıyı örttü.                

Sandalyeye oturdu. Dirseklerini masaya koyup, ellerinin içine başını aldı. Düşünmemeye çalışıyordu. Düşünmemeliydi; çünkü düşünmek öldürüyordu bedenini.                
Yağmur yağıyordu.                
Yağmurun yağdığını yeni fark etti. Pencereye doğru gitti. Yağmur uzun süreden beri yağıyor olmalıydı. Pencereyi açtı. Yağmurun sesi bütün odayı doldurdu. Sokaktaki tüm çinko pervazlar üzerine düşen yağmur damlaları aynı sesi çıkartıyordu. Biraz dinledi. Başını yukarı kaldırıp gökyüzüne bakmaktan korktu. İkinci pencereyi de açtı. Tül perdeleri kapadı. Rüzgarın olduğunu da  o zaman ayrımsadı. Perde köpüklü bir dalga gibiydi. Rüzgar, yağmur ve içindeki isteksizlik ortalığı tamamen kapladı. Yağmur içinde hiçbir şey uyandırmadı. Oysa nasılda dört gözle beklerdi yağmuru, içinde biriktirdikleri adına, acılarına hüzünlerine ve her şeye dair bir şeylere hep kendi gözleri yerine bulutlar ağlardı. O rahatlardı. Ama şimdi bu ona hiç huzur vermiyordu. Bulutlar bu gün bir ölüme ağlıyordu. Belki bir yok oluşa. Hayatı kucaklamaya  çalışırken ellerinden kopup giden birkaç kuru gözyaşına.               
 Yatağa uzandı, düşünmemek için uyumalıydı. Gözlerini kapadı, içeriye yağmurlu şehir soğuğu doluyordu. Düşünmek istemedikçe düşünüyordu. Varolmak istemedikçe varolmak acısıyla boğulduğunu hissediyordu. Yastığa başını bastırdı. Boğulmuyordu, boğulmayı bile aşan bir bilince mi kapılmıştı.                
Yağmur damlalarının şiddeti daha bir arttı. Sesler onu çağırıyordu. Kendi kalp atışını duydu her damlanın düşüşünde.                
 Odayı bir sis kapladı.                
Göğsünün üzerinde binlerce damlanın ağırlığını hissetti. Yataktan kalktı. Kapının ardında asılı duran kabanını sırtına geçirdi. Acelesi varmış gibi geldi. Ama acelesi yoktu. Rahatladı ve sakinleşti. Kabanının  fermuarını yavaşça çekti. Odadan çıktı. Ayaklarının ucuna basarak dış kapıya doğru yöneldi. Kimsenin evden çıktığını duymasını istemiyordu.                
Evdekiler, oturma odasında hafta sonu oynanan maçların hararetli yorumlarını yapıyordu. Bıkmadılar, dedi. Dış kapının önünde durdu. Ayakkabılarını ayakkabılıktan yavaşça çıkardı. Kaçıyordu ve sessiz olmalıydı. Kimden kaçtığını ayrımsamadan kapının koluna yapıştı. Kolu yavaşça aşağı doğru bastırdı. Tık! Kapı açıldı. Birden bir gürültüyle irkildi. Sanki bütün dünya etrafında dönüyordu. Kıyamet sarhoşluğu çabuk dağıldı. Derin bir nefes alıp, eliyle kapının üzerinde asılı duran Çin ziline yapıştı. Lanet şey, nasılda aklından çıkmıştı bu zil. Her kapı açılışında zangırdamak zorundaydı sanki. Ve bu ses ile herkes peşine takılacaktı. Gidişi fark edilecek ve kaçmak düşüncesi tamamıyla anlamsızlığa bürünecekti. Kapının önüne ayakkabılarını bıraktı. Yavaşça, her şey yavaşçaydı ama yavaş değildi. Kapıyı örttü. Bir oh çekti! Tamamdı her şey, özgürlüğe gitmek için özgür olmak gerekir. Neyin esaretinden kaçtığını ayrımsamadan merdivenlerden indi.               
Apartmanın dış kapısındaydı. Sesler ve yağmur. Rüzgarın getirdiği soğuğu hissetti kapının önünde.  Kabanının yakasını kaldırdı. Başını biraz daha içeriye çekti. Sokak dar ve yüksek binalarla çevrili, yağmur kokusunun öldüğünü biliyordu bu iğrendiği binalar arasında.Artık güzel kokular sürünüp gelmiyor yağmurlar gökyüzünden. Ve şehir dualarla buyur etmiyordu koynuna. Yağmur kargaşa demekti bu şehirde.               
Düşüncesindeki şehir kelimesine takıldı. Şehir kelimesinde bir sıcaklık vardı nedense. Şehir insana huzur ve güvenlik hissi uyandırıyordu. Şehir, şehir, şehir… O zaman bu soğukluğun bu huzursuzluğun sebebi ne. Burası şehir olmaktan çıkmış. Burası yeni ve soğuk bir isimle anılmalı: Kent. Çağdaş kent. Kent yaşamı. Kentsel çözümler. İçinden kusma iğrenme hissi doğdu. Şehirler yok olduğundan beri bu yüksek katlı kentlere hapsedildiğini düşündü insanların. Herkesin kendisi gibi düşündüğünü biliyordu; ama ne kendisi nede diğer insanlar buradan kurtulamıyor.                
Kentin çağdaş soğukluğuna hapsolan kendi benliği hala kapının önünde bekliyordu. Neyi, niçin  beklediğini bilmeden bekledi.                
Yağmur şiddetini artırarak yağmaya devam ediyordu. Önünde biriken suya baktı. Bir ayna vardı karşısında. Ama aynaya hızla çarpan damlalar hiçbir şey göstermiyordu. Fırtınalı bir deniz gibi çarpıntı içindeydi su birikintisi, deniz olamamanın acısıyla böyle davranıyordu.  Deniz olmak, sonsuz olmak ya da her şeyin en sonunda hiçbir şey olmak.                
Sokağa bir adım attı. Yağmur üzerine sükûn etti. Seri adımlarla sokaktan dışarı çıktı. Caddeden yürümek ve kalabalığa karışmak istemiyordu. Caddenin başında durdu, etrafta kimseler yoktu. Cadde bomboştu. Arada geçen otomobil ve belediye otobüslerinden başka, dükkanlarının kapısında durmuş şaşkın şaşkın ve birazda hayranlıkla yağmuru seyreden esnaftan başka kimse ortalıkta gözükmüyordu.                
Kaldırımdan ağır ağır yürümeye başladı. Saçları ıslandıkça başına iyice yapışıyordu. Sular sızıyordu aralarından, yüzünde kendilerine uygun akarlar oluşturmuşlardı. Hepsi farklı yollardan bir sona varıyor çenesisin altından dökülüyordu. Tek başına başladıkları bu yolculukta damlacıklar sonunda bir birlik oluşturuyordu. Ama insan tek başına başlıyor. Ve tek başına yol alıyor. Toprağa tek başına gömülüyor.duygular dünyasının tekliğinde ve yaşamın kalabalığında  kendi çatışmasını yaşıyor insan. Yağmurda yürüyordu. Nereye gittiği önemli değildi, yürüyordu ya yeter. Kaçıyordu kendinden; ama kendine doğru.

•Ocak 5, 2008 • Yorum Yapın

hayalini kurduğun herşey elbet bir gün senin olacaktır…

•Ocak 5, 2008 • Yorum Yapın

hayalini kurdugun hersey elbet birgun senin olacakır…